4 Şubat 2014 Salı

SÜBVANSİYONLAR VE TELAFİ EDİCİ ÖNLEMLER ANLAŞMASI

   Dünya Ticaret Örgütü 1 Ocak 1995’te kurulmuştur .Uruguay Round’da görüşmelere katılan taraf ülkeler 15 Aralık 1993’te görüşmeleri tamamlamış, Fas’ın Marakeş kentinde Nisan 1994’te nihai kararlar imzalanmıştır. Böylece Dünya Ticaret Örgütü GATT’ın devamı olarak Uruguay Round’da şekillenen bir örgüt olmuştur.

        WTO(Dünya Ticaret Örgütü) Anlaşması’nın içerisinde yer alan Sübvansiyonlar ve Telafi Edici Önlemler Anlaşması’da bir takım anlaşmayla  birlikte imzalanmıştır. Bu anlaşma kapsamında devletin sübvansiyon yapabilme koşulları kısıtlanmıştır. Sübvansiyonlar sadece şu kategorileri kapsamaktadır :

·         Spesifik, yani belirli bir sanayi dalı ya da grubuna, bir teşebbüs ya da grubuna özgü olmayan yardımlar,
·         Sınai araştırmalar ve rekabet öncesi geliştirme faaliyetleri için firmalara yapılan yardımlar,
·         Bölgesel kalkınma çerçevesinde, önceden açıkça tanımlanmış, dezavantajlı bölgelere verilen ama spesifik olmayan yardımlar,
·         Mevcut tesislerin yeni çevre mevzuatına uyumlu hale getirilebilmesine yönelik yardımlar.

     Sayılan bu alanların dışındaki devlet yardımları yasaklanmış veya karşı önlem alınabilir sübvansiyon kapsamına alınmıştır. Bu durumda, belirli koşullar altında serbestçe desteklenebilen alanlar olarak, firmaların AR-GE harcamaları ve çevre yatırımlarının kaldığı görülmektedir. Bu anlaşmadan, bebek endüstri tezini hayata koyabilecek desteklerin de yasaklanmış olduğu rahatça görülebilir. Halbuki gelişmekte olan ülkelerin, ileri teknoloji ihracı yapan ülkelerle rekabet edebilmesi için belli bir ürün ya da ürün grubunu devlet eliyle desteklemesi gerekir. Aksi taktirde, iki kanatta yer alan bu ülkeler arasındaki teknoloji uçurumu ve buna bağlı olarak GOÜ ya da AGÜ’lerdeki cari açık hiç azalacak gibi durmamaktadır. Görüldüğü gibi bu anlaşmalar söylenildiği gibi daha yaşanılabilir bir dünyaya değil, daha eşitsiz bir dünyaya sürüklemektedir bizi…




     

3 Şubat 2014 Pazartesi

HAREKETE GEÇİN


“ Deniz üzümü larvaları dünyaya geldiklerinde beyinleri vardır. Sahip oldukları şey pek abartılacak bir şey değildir.Birkaç yüz beyin hücresi ve birkaç sinir ucundan oluşur.Ancak, deniz üzümünün temel düşünme eylemini gerçekleştirmesine olanak verir. Genç üzümlerin  bir eve ihtiyaçları vardır.Hayatlarının geri kalanı boyunca amaçsızca suda duramazlar. Bu yüzden bu birkaç nörünun kılavuzluğunda yüzmeye başlarlar. Hareketler beyni ve sinir sistemi bağlantılarını güçlendirir. Deniz üzümü gezerken birkaç düzine beyin hücresi daha geliştirir. Daha sonra da suyun altında bir kaya, bir gemi direği ya da uyuklayan bir mors balığı bularak kendilerini yapıştırır. Yetişkin deniz üzümleri yerleşiktir. Hayatlarının geri kalanını tek bir yüzeye yapışık halde, dalgalarda sallanmak dışında bulundukları noktadan ayrılmayarak geçirirler.
     Sonra da beyinleri ölür. Nöron ve sinir sistemi bağlantıları küçülerek deniz üzümünün ıslak hücreleri tarafından sindirilir. Los Angeles’ta, California Ünivesitesi fizyoloji bilimleri profesörü olan Dr. Fernando Gomez’ e göre, hayvanlarda hareketlilik ve beyin fonksiyonları arasında güçlü bir ilişki vardır. Dr. Gomez, deniz üzümü hareket etmeyi bıraktığında beyne ihtiyacı kalmadığını belirtiyor.
     Bu hikayenin ana fikri, bunun herkesin başına gelebileceği. “    


                                         Gretchen REYNOLDS-İlk 20 Dakika

6 Aralık 2013 Cuma

GÖRÜNMEZ ELİN DOĞUŞU

    “Laissez faire’nin hiçbir doğal yanı yoktu, işler oluruna bırakılmış olsa, serbest piyasalar hiçbir zaman ortaya çıkamazlardı. Serbest ticaret sanayilerinin önde geleni pamuk sanayiinin gümrük tarifeleri, dışsatım primleri ve dolaylı ücret desteklemeleri yardımıyla kurulması gibi, laissez faire’in kendisi de devlet tarafından uygulanmıştı.”  Ayşe Buğra-İktisatçılar ve İnsanlar

    Adam Smith’in, doğanın kurallarına göre işleyen, piyasayı  görünmez elin düzelttiği bir mekanizma işte bu koşullar altında doğmuştu. Görünmez elin, elinden tutmuştu devlet…

4 Aralık 2013 Çarşamba

İKTİSATÇININ YANILGISI

      Bir gemi kazasindan sonra bir kimyager,bir fizikçi ve bir iktisatçı birlikte bir issiz adaya düşşler.Bu arada gemiden birkaç kutu konserve almayi da başarmışlar.Bir süre sonra karinlari acikmis ve yanlarinda konserve kutularini açacak birşey bulunmadığını farketmisler.Bunun üzerine bu 3 akıllı kişi, alistiklari mantik yürütme süreçlerini kullanarak bir çözüm aramaya başlamışlar.Kutulari ısıtalim demiş kimyager, böylece patlayarak acilmalarini saglar, icindekileri toparlariz.Fizikci ise, bence kayalara çarparak parçalamayi denemek daha iyi bir çözüm demiş. Son sözü ise iktisatçı söylemiş. Sakin olalim demiş, varsayalim ki elimizde bir konserve açacağı var.
      İşte iktisat, ürettiği kuramlar dünyası ile gerçek dünya arasinda kopukluk yaratmış bir bilim dalıdır. Teorileri vardır, ceteris paribus'tan yola çıkılır. (Yani bir değişken muhakkak sabit tutulur, digerleri değiştirilir, böylece doğru sonuca varilacagi söylenir. ) Fakat gerçek dünyada olup bitenler hiçbir şeyin sabit kalmasina müsade etmeyecek kadar hizli ve hep degisirler.
      Demek ki iktisat adina üretilen teoriler "tüm zamanları" kapsayamayacak kadar dar, " her ekonomi çarki" için uygulanamayacak kadar pratikten uzak, bir türlü kanunlaşmayan fikirler olarak kalacaktır. Siz siz olun, bu teorilerin size dayattigi şeylerin teoriden öte gecmediginin bilincinde olarak,önce manevi dünyaniza indirgeyin, sonra kendinize özgü şekilde pratiklestirin.Yoksa tüm kişisel gelişim kitaplarinin size dayattigi "kendinizi daima mutlu hissedin" tarzi öğütlere uymak zorunda kalırsınız...

İKTİSADI TANIMLARKEN

     İktisat okuyan bir öğrencinin iktisata dair gördüğü ilk cümle şudur: İktisat,sınırsız insan ihtiyaçlarının sınırlı kaynaklarla nasıl karşılanacağını inceleyen bilim dalıdır.Ne,kimin için,ne kadar üretilecek ve kime ne kadar pay düşecek.Bu soruların cevabını vermeye çalışır iktisat.
     Neden sınırsızdır insan ihtiyaçları?Hakikaten böyle midir?Sistem bize;ne kadar kazansanız da doyamazsınız demiyor mu aslında?En çok kazananımız dahi doyum noktasına ulaştığını söyleyebiliyor mu?En fazla nesneye sahip olanımız, "yeter bu kadar,ben daha fazlasına sahip olmak istemiyorum." der mi sizce?Hani marjinal azalan fayda geçerliydi?paranın marjinal faydası azaldı mı bugüne kadar hiç?Ben size cevabını vereyim,ne paranın faydası daha çok kazanıldıkça azaldı,ne de en fazla kazanan insan doydu.(En çok kazanmakla herşeyin hallolacağını zannetti ama herşey daha karmaşık hale geldi.)Daha yeni daha iyi demek değildir,daha çok olansa üstlenilmesi gereken ekstra yük yükler omuzlarımıza.
      İktisat ne üretecek diye bakıyor ya hani,ne üretilmeyeceğine bakmalı esas.(Daha fazla çevre kirliliği,daha fazla hasta insan üretmemeli yani.)
     Kimin için üretildiği zaten ortada...Geçmişten günümüze açlıkla mücadele etmiş nesiller için üretilmiyor hiçbir şey.Her seferinde hep daha fazlasını isteyen için yapılıyor üretim.(Çünkü iktisat bize,tüketmeyen insan için üretilen malın arz fazlası,bunun da stagflasyona-durgunluğa yol açacağını söyleyip durdu hep.)
     Ne kadar üretilecek sorusunun cevabı da çok basit.Hemen söyleyeyim size;aç olan 900 milyon kişiyi doyuracak kadar değil de,1.5 milyar kişiyi daha obez yapacak kadar;fakat aynı zamanda arada bir yapay kıtlık çıkartacak kadar.(Çünkü kıt olan malın fiyatı yüksek olur,iktisat bize bunu da öğretti.)
     Kime ne kadar pay düşeceği sorusunu cevaplamamız için sizi dünya tarihinin son 2-3 yüzyılına bakmaya davet ediyorum.Savaşlar,barışlar hep "kim ne kadar alacak" sorunsalının kısa süreli (nitekim iki dünya savaşı arasında sadece 30 yıl vardır.) cevabını vermek için yapıldı.Sadece iki dünya savaşında ölen 60 milyon küsür insan bu sorunun basit cevabı için kan akıttı.Cevap çok basitti,hep oynatan kazanıyordu aslında... 

  Uzun lafın kısası;iktisat tanımı yapılmadan önce kime göre.neye göre iktisat sorusunun cevabı verilmeli...Günümüz iktisat kitaplarında okuduğumuz tanım herkese göre olduğu iddiasını besliyorsa eğer,DEĞİŞTİRİN bunu,OLMAMIŞ...

BAŞLARKEN

      "Anlaşılmak için yazmıyoruz,anlamak için yazıyoruz." demiş C.D. Lewis (1904 -1972 İrlandalı şair) Yazmak aklımın ucunda dahi yoktu önceleri.Son birkaç yıldır aldığım kısa notların sonradan okunmak için alındığını zannederken,meğer sonradan yazılmak için alınmış o notlar...Umarım bu notlar ömür boyu alınmaya devam eder ve beni her seferinde daha fazla okuma yapmaya mecbur eder.

      Beni bu dünya ile tanıştıran Eren Doğan'a bir teşekkürü borç bilirim.